ŞEKERİM!
Bu Dünyadan Bir Muazzez İlmiye Çığ Geçti...
Kişisel konularda yazma alışkanlığım yok. Ayrı bir beceri gerektirdiğini düşünüyorum. O beceri de açıkçası bende bulunmuyor. Bu yazı bir ilk olacak, o yüzden sürçü lisan edersem şimdiden af ola. Elimden geldiği kadar objektif olmaya çalışacağım.
17 Kasım akşamı öğretmenim, dert ortağım, can yoldaşım, dizinin dibinde büyüdüğüm, birlikte türlü zorluğa göğüs gerdiğimiz biricik anneannem, Mersin’de tedavi gördüğü hastanede hayata gözlerini yumdu. Bu dünyadaki 110 yıllık yolculuğunu tamamladı ve yeni bir yolculuğa çıktı. Yıldızlar yoldaşı olsun. Hakkını hiçbir zaman ödeyemem.
Mücadele içinde, sevgi dolu, üretken, iyimser, kaliteli yaş alarak, örnek alınacak ve arkasından yas tutulacak değil de alkışlanacak bir ömrü oldu. Bu yazıda hayat hikâyesine değinmeyeceğim. Bunun için kendisi hakkında yazılan Çivi Çiviyi Söker, Muazzam Muazzez, Çiviyazılı Mektuplar ve Yaşadım Demek için Ne Yapmalı? isimli kitapları okuyabilirsiniz. 1983-2015 yılları arasında beraber yaşadığımız için benim penceremden biraz kendisini anlatmaya, biraz da arkasından atılan tatsız iftiraların sebeplerini sizlerle paylaşmaya çalışacağım.
Hiçbir aşırılığı olmayan, vaktini hep en iyi şekilde değerlendirmeye çalışan, denge manzumesi bir insandı. Acısıyla, tatlısıyla hayatı bir bütün olarak görür, üzüntüsünü veya sevincini, her türlü duygusunu tadında yaşardı. Uzun ömrün en büyük dezavantajı olan sevdiklerini tek tek kaybetmesine rağmen hayata hiç küsmedi. Sürekli üretti. Eşini, iki kardeşini, en yakın arkadaşlarını ebediyete uğurladı. Son yıllarda yaşadığımız kayıpları kendisine söyleyemiyorduk. 2022 yılında kaybettiğimiz ve oğlu kadar sevdiği Prof. Dr. Mete Korkut Gülmen’in ölümünü mesela kendisinden gizledik. En büyük korkusu kendisi hayattayken çok sevdiği iki kızına bir şey olmasıydı. “Tanrı beni burada unuttu” derdi.
Son senesi hariç sağlığı yerindeyken “Yahu biraz dinlen” dediğimde “Yukarıdaki boş oturduğumu görürse bu bir işe yaramıyor, yanıma alayım der” diye cevap verirdi. Espriliydi, muzipti, komikti, hoş sohbetti, temiz kalpliydi ve her şeyden önemlisi erdemli ve vicdanlı bir bilgeydi. Odağında hiçbir zaman maddi kazanç olmadı. Emeklilik yıllarını “Biz bu saatten sonra devlete yüküz, topluma borcumu bir şekilde ödemem lazım” diyerek geçirdi. Bırakın kötülük yapmayı, kimse hakkında kötü düşünmez, kimse hakkında kötü konuşmazdı. İnsanların hep iyi taraflarını görür, kin tutmaz ve bir aksilik yaşandığında da hemen af ederdi. Karşısındakine “şekerim” diye hitap ederdi. Kendisi de zaten şeker gibi bir insandı…
İçine doğduğu yaşamı güzelleştirmek için emek ve çaba sarf ederdi. Yolunun kesiştiği herkesin hayatına olumlu yönde dokunmaya çalışırdı. 100 yaşından sonra bile yeni arkadaşlıklar kurmayı bildi, insan biriktirmeye özen gösterdi. Sayesinde okuma ve çalışma imkânı bulduğu Atatürk’e, kurduğu cumhuriyete ve ulusa karşı kendisini hep borçlu hissetti. Ulusun çıkarlarını her şeyin üstünde gören, devrimlerin ürünü, gerçek idealist bir aydın olarak bilim yapmanın sadece akademik çevrelere ait bir ayrıcalık olmadığının ayaklı kanıtıydı. Muazzez İlmiye Çığ hem Cumhuriyet’in canlı tanığı, hem de Cumhuriyet hedeflerinin, yani aydınlanmış Anadolu insanının vücut bulmuş haliydi.
Birikimini ulusla paylaşmaya başladığı 80 yaşından sonra da gayet doğal olarak Cumhuriyet’in bir simgesi ve milyonlarca insanın sevgilisi haline dönüştü. Bu sevgi gerçek anlamda koşulsuz bir sevgiydi. Kitap fuarlarında, katıldığı imza günlerinde binlerce insanın kendisine “Hocam tanrı bizim ömrümüzden alsın, sana versin” dediğine ben bizzat şahit oldum. Bunu diyenlere “Demeyin şöyle” diye sitem ederdi. Tek ama tek umudu gençlikti. Sosyal medyada gençlerden umutsuz olduğuna dair, kendisine atfedilen yalan ifadeler, yazılar dolaşır durur. Aksine gençler hakkında kötü konuşanlara “Biz bu çocuklara daha iyi bir dünya bırakmıyoruz ki onlara kızalım” derdi.
İstanbul Arkeoloji Müzesindeki görevinden emekli olduktan sonra köşesine çekilip oturmak yerine kendi konusu olan Sümer ve Hitit uygarlıkları, bunların dinler üzerindeki ve Anadolu’daki izleri, Türklerle ilişkileri hakkında herkesin anlayacağı dilde kitaplar yazdı, konferanslar verdi, televizyon programlarına çıktı. 90’ından sonra İstanbul Üniversitesi tarafından fahri doktorayla onurlandırıldı. Her ne kadar bir akademi sevdası olmasa da bununla çok gurur duyardı.
Sayesinde ulus; yazdığı ve anlattığı konular hakkında bilgi sahibi oldu. Eserleri birçok başka kitaba, kaynağa referans oldu. Bütün bunları 80 yaşından sonra yaptı. Daktiloyla başladığı yazın hayatına bilgisayar kullanmayı kendi kendine öğrenerek (ki İngilizceyi de müzede çalışırken ve iki çocuk büyütürken öğle yemeği ve tuvalet aralarında kendi kendine öğrenmişti) devam etti. Okumaya ve öğrenmeye tutkulu, yeniliklere açık, özgür düşünceli ve iradeli, hayatı siyah ve beyaz olarak görmeyen, cesur bir kadındı. Bazen geceleri uyku tutmazdı. Bakardım odasının ışığı yanıyor, saat sabahın 3’ünde masasının başında çalışıyor. Kapısını tıklayıp yanına giderdim. En güzel sohbetlerimizi böyle gecelerde yapardık.
Sevgili okurlar, kendisiyle ve geçirdiğimiz günlerle alakalı sayfalar, ciltler dolusu yazabilirim ama benim için o kadar özel bir insandı ki şimdilik bu büyülü ve güzel anılar izninizle bende kalsın. “Hiç mi kötü tarafı yoktu?” diye sorarsanız yazının başında objektif olmaya söz verdiğimin de bilincinde olarak “Bana göre yoktu” diye cevap veririm. Elbette kendimi insan yargılama makamı olarak görmüyorum ama 50 yıllık ilişkimiz içinde ben şahsen tahammül edilemeyecek bir yönünü görmedim. Yaşamı üretme ve sevme ekseninde geçtiği için de gönül rahatlığıyla insanlaşma çabamızın en nadide örneklerinden birisiydi diyebilirim. 110 yıllık ömrünü de bu şekilde noktaladı.
Ve tabi ki seveni, sayanı olduğu kadar kendisi gibi düşünmeyen ve kendisini saymayan da çoktu. Üzerine basa basa ATATÜRK, CUMHURİYET, DEVRİMLER, ULUS, LAİKLİK, TAM BAĞIMSIZLIK, ÇAĞDAŞLIK ve TÜRK dediği için bu kavramlara ezelden beri alerjisi olan belli olağan çevreler tarafından sayılmazdı. 2006 yılında yazdıkları için yargılandığında bir gazetecinin “Hüküm giyerseniz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine başvurur musunuz?” sorusuna “Ben ülkemi başka ülkelere şikâyet etmem!” dediği için liboş ve bölücüler tarafından hoş karşılanmazdı. Hayatının hiç bir döneminde belli siyasi görüşlere veya bu görüşleri savunanlara yaranmaya çalışmadığı için yanlış anlaşılırdı. Akademisyen değildi ama bilgisine, birikimine, deneyimine sürekli başvurulduğu için bazı sözde bilim çevreleri kendisine karşı önyargılıydı. Ülkenin yetişmiş kadrolarının Atatürk devrimlerini sahiplenmeyip, sırtlarını dönmelerine ve ithal ideolojiler peşinde koşmalarına üzüldüğü ve bunu söylediği için tepki çekerdi. Kendileri gibi düşünmeyen herkesi faşist ilan eden ve kendilerini devrimci diye niteleyip, karşı devrimin ve emperyalizmin maşası olmaktan öteye gidemeyen piyonlar tarafından hor görülürdü. 110 yaşında bile gözleri devrimlerin aleviyle pırıl pırıl parıldadığı için dinciler tarafından hakaretlere uğrardı.
Nitekim ölümünden hemen sonra, daha bedeni vefat ettiği hastanenin morgundayken, sosyal medya üzerinden kendisiyle hiçbir ilgisi olmadığı kanıtlanmış, 40 yıl öncesinin iddia, yalan ve iftiralarıyla küfür edilmeye, karalanmaya, linç edilmeye başlandı. Sosyal medya kullanmadığımız veya bu rezilliği başlatanların hiç birisini tanımadığımız için bizim sonradan haberimiz oldu. İşin komiği Muazzez Hanım da bu insanların hiç birisini tanımıyordu hatta varlıklarından haberi bile yoktu. Hayatta olsa zaten güler geçer, hiç umursamazdı. Akbabaların yaptığı bu kara propagandadan etkilenip Muazzez Hanım’ı tanıdıkları halde linç edilme korkusuyla, kendi mahallelerinden veya yankı odalarından dışlanma ya da politik doğruculuk kaygısıyla, taziye mesajlarını geri çekenler bile olmuş. Ne acı. Bu durum karşısında onların adına bizim yüzümüz kızardı.
Sevgili okurlar belgelerle yapıldığı söylenen karalama kampanyasında söz konusu “belgeler” 40 yıl öncesinin tekzip edilmiş dergi ve gazete haberlerinden ibaret. Bu yalan haberlerin mimarı olan muhabirlerin suç duyurusuna verilen takipsizlik kararını, yapan derginin genel yayın yönetmeninin 2011 yılında yazdığı özür yazısını (belki ileride yeni özür yazıları da görürüz), TBMM’de bu konuyla ilgili soru önergesine verilen cevapları yukarıda ve aşağıda bulabilirsiniz. Hiçbir somut delil olmamasına rağmen köpürte köpürte büyük bir gazetecilik olayıymış, ortaya çok önemli bir şey çıkartılmış gibi bu yalana bir sürü insan da ortak edildi.

Bu neye benziyor biliyor musunuz?
FETÖ kumpaslarıyla haksız yere yargılanan insanları, ölümlerinden sonra, Taraf Gazetesinin davalar sürecinde attığı manşetleri, yaptığı yayınları kaynak göstererek tekrar karalamaya çalışmaya benziyor.
Bu iddialar siyasi sebeplerle Cerrahpaşa’dan uzaklaştırılmış bir doktorun 1980’lerin çalkantılı ortamında Nokta dergisi ve Cumhuriyet gazetesi muhabirlerini kışkırtmasıyla başlayan yalanın yansımaları. O zaman hedef HZİ Vakfı ve Muazzez Hanım’ın kardeşiydi. Kendisinin adı geçmiyordu bile. Bu yalanlar ve hedef göstermeler sonucunda da bir terör örgütü tarafından vakıf bombalandı. İftiralar nelere kadir…

Gerçekler ise şöyle: Muazzez Hanım, annesi Hamide İtil’in ölümünden sonra aile büyüğü olarak yine aile vakfı olan, üniversitelerde yapılan araştırmalara destek sağlamak için dönemin en ileri tetkik yöntemlerini bünyesinde barındıran ve ABD’de yaşayan dünya çapında bir psikofarmakolog olan kardeşi Prof. Dr. Turan İtil tarafından kurulan HZİ Vakfının başkanı oldu. Bu başkanlık tamamıyla sembolik bir başkanlıktı. Takip eden yıllarda 12 Eylül darbesinden sonra hükümet, sağ-sol çekişmesi yüzünden silahlı olaylara karışmış ve 5 yıl veya üzeri ceza almış mahkumların (4000 kişi ve bir tanesi de çıkıp 40 senedir şikayetçi olmadı) neden bu eylemlere karıştıklarını, neden cinayet işlemeyi bile göze aldıklarını ortaya çıkarabilmek için bir araştırma yapmayı planladı. Bu bütünüyle soru-cevap şeklinde anketlerden oluşan ve mahkumların psikolojik profillerini belirlemeye yönelik bir araştırmaydı. Bu gençler rehabilite edilebilirler mi? Sorulardan bir tanesi de buydu. Araştırmaya katılan tüm mahkumların imzalı rızası alındı. HZİ Vakfı bünyesinde Turan İtil ve ekibi araştırmanın fikir babası oldukları için bu anketleri dünya standartlarına uygun olarak hazırladılar ve vakıf çalışanı iki psikolog anketörleri eğitti. Araştırma yapıldı. Elde edilen anket verileri vakfa teslim edildi ve bunlar o zaman sadece ABD’de bulunan bilgisayar destekli veri işlem merkezlerine gönderildi. Sonra da ortaya çıkan sonuçlar Türkiye’de yayınlandı.
İşte üzerinde fırtına koparılan bir kaşık su bundan ibaret…
Bazen ateş olmayan yerden de duman çıkıyor. “Neden bu yalanlar tekrar piyasaya sürüldü? Bu tantana neden yapıldı?” derseniz. Maalesef ülkemizde her şey rant konusu olduğu için Muazzez Hanım gibi simgeleşmiş bir ismin ölüm haberi de belli çevreler tarafından cumhuriyet değerlerine saldırmak için tam olarak da buna dönüştürüldü.
Yukarıdaki paragraf harici yazılanların, söylenenlerin tümü iftira ve yalandır sevgili okurlar. Bu yalana ortak edilenler adına derin bir üzüntü içindeyiz.
Ömer Dedeoğlu









Öncelikle başınız sağolsun Ömer Bey, bugün biliyoruz ki post truth döneminde yaşıyoruz. Ölümlerden sonra iki türlü nemalanma oluyor. Hep bir “siz aslını bilmezdiniz”ci çıkıyor ortaya. Söyledikleri ne kadar uçlarda gezerse artık o kadar inandırıcı geliyor. “Bu kadar da atamaz ya” diye düşünülüyor. Umarım bu kadar sevdiğiniz, bu kadar değerli bir insanın anısı tekrar tekrar rahatsız edilmez. Sevgiler.
Tebrikler , çok değerli bir yazı olmuş👏🙏